Gelişmiş Arama
Ziyaret
8369
Güncellenme Tarihi: 2011/02/07
Soru Özeti
Peygamberin (s.a.a.) Teşkil Etmiş Olduğu Hükümetin, Allah’ı Arayan Fıtrat ile İrtibatı nedir?
Soru
Allah Resulü (s.a.a.) tarafından teşkil edilen Hükümet ile o dönemdeki insanlarının sahip oldukları Allah’ı Arayan Fıtrat arasında -elbette o tarih boyunca tabi olunabilinecek bir örnektir- nasıl bir irtibat vardır?
Kısa Cevap

Bize göre Resul-i Ekrem’in (s.a.a.) teşkil etmiş olduğu hükümet ilahi bir emir idi. Ama bu emri iktiza eden nokta, bu hükümetin insan yaşamının tüm alanlarında tesir etmesidir. İmam Bakırdan (a.s.)  “…velayete davet edildiği kadar hiç bir şeye davet edilmedi[i] şeklinde nakledilen tabir buna yöneliktir. Yani hiçbir kimse velayete davet edildiği kadar başka bir şeye davet edilmemiştir. Bu nedenler her şeye anlam kazandıran hükümettir.

Enbiyaların hedefi dünya değildi. Peygamber  (s.a.a.) hükümeti teşkil etmekle kudret, makam ve servet peşinde değildi. Bilakis O hazret (s.a.a.)  insanları eğitmek ve onların manevi boyutuyla alakalı duygularını yükseltmek ve yüceltmek peşindeydi. İşte dini hükümetin asıl işe bu şekilde idi. Peygamberin (s.a.a.) mübarek vücudunun devamlılığı “gadir hum” gününde imamette tecelli buluyor. Ali b. Ebu Talip den (a.s.) sonra bu vücutsal devamlılık İmam Müçteba ve diğer İmamların (a.s.) mübarek vücutlarında tecelli bulmuştur.

Bizim inancımıza göre “velayeti fakih” inkâr edilmeyecek bir asıl olarak kabul edilmiştir. Yani hüccetin (a.f.) gaybet döneminde -elimizin ulaşabilecek ve doğrudan doğruya onun mübarek vücudundan yararlanabilir durumda olmadığımız için- bu velayet gerekli şartlara haiz olan fakihlere geçmiştir. Velayeti fakih masumların (a.s.) sahip oldukları imametin devamlılığı ve hatemül enbiyanın sahip olduğu velayetin tecillisi ve devamıdır.

 


[i] KÜLEYNİ, “el-Kafi”, Tahran: Daru’l-Kütubi’l-İslamiye, 1365, Şemsi, c. 2, s. 18.

 

Ayrıntılı Cevap

Son peygamber (s.a.a.) peygamberlik döneminde farklı devreler yaşadı:

  1. Gizlilik Devri: Bu devir risaletin gizli kaldığı bir devirdi. Bu gizlilik devirde tebliğ has kimselere ve sınırlı bir çerçevede yapılıyordu ve söz konusu olan bu devir üç yıl sürdü.
  2.  Aşikâr Devri: Yani bu devirde risalet umumileşti ve aşikâr bir şekilde cereyan etti. Söz konusu olan bu dönem de on yıl sürdü.

Risaletin üç yıllık gizlilik ve on yıllık aşikâr dönemi Mekkede sürdü. Toplam on üç yıl sonra peygamber Mekke’den Medine’ye hicret etti. Peygamber’in (s.a.a.) Medine’ye yapmış olduğu hicretle İslam ve Müslümanlar için yeni bir atmosfer yeni bir ortam oluştu. Oluşan bu yeni atmosferin şekillenmesiyle hazreti Resul-i Ekrem (s.a.a.) kâmil ve bir hükümet için gerekli olan tüm özelliklere haiz olan bir hükümeti teşkil ediyor. Ebette bu hükümet ilk senelerinde dar sınırlar çerçevesinde şekillendi. Tarihi kaynaklarda nakledilen rivayetlere göre hazreti Resul-i Ekrem (s.a.a.) hicretin ikinci yılında Müslüman erkelerin sayısının ne kadar olduğunu öğrenmek için genel bir sayımın yapılması hakkında düstur verdi. Yapılan sayıma göre Müslüman erkeklerin sayısı göze çarpacak bir sayıya sahip değildi. Bize göre bu dönemde Müslümanların sayısı bin’in altında idi. Eğer bu sayıya küçük çocukları ve kadınları da dâhil edersek Müslümanların toplam sayısı yaklaşık 5 ve 6 bin kişi oludu. Ama peygamber-i Ekrem (s.a.a.), Müslümanların sayısı az olmasına rağmen, kâmil ve bir hükümetin taşıması gereken bütün özelliklere sahip bir hükümet kurdu. Elbette peygamberin (s.a.a.) hayatının son döneminde Müslümanların sayısı çoğaldı. “insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördün[1] şeklindeki ayeti kerime de bu hakikati dile getirmektedir. Peygamberin yapmış olduğu bu işi ve halı dikkate aldığımızda şöyle bir soru akla gelir: Neden böyle bir hükümete gerek duyuldu ve neden böyle bir hükümet teşkil edildi? Neden Peygamber (s.a.a.) ilk fırsatta böyle bir işe koyuldu?

Bize göre Resul-i Ekrem’in (s.a.a.) teşkil etmiş olduğu hükümet, ilahi bir emir idi. Ama bu emri iktiza eden nokta, bu hükümetin insan yaşamının tüm alanlarında tesir etmesidir. İmam Bakırdan (a.s.)  “…velayete davet edildiği kadar hiç bir şeye davet edilmedi[2] şeklinde nakledilen tabir buna yöneliktir. Yani hiçbir kimse velayete çağırıldığı kadar başka bir şeye çağırılmamıştır.

İmam Humeyni (rh) peygamberlerin hedeflerine işaret ederek şöyle buyuruyor: “Enbiyalar bu güçleri kırmak ve bu şeytani kudretleri bastırmak için gelmişlerdi. Hazreti nebiyi Ekrem de (s.a.a.) bu güç ve kudretleri yıkmak için gelmişti. Elbette enbiyanın yapması gereken iş, bununla sınırlı değildi, bilakis bu yapılması gereken işlerden birisidir. Enbiyaların önemli işi, insanları kemal noktasına kavuşturmaktır. Bunun dışındaki diğer tüm işler bu hedefin tahakkuk bulması için birer vesile konumundadır. Asıl gaye, mutlak kemaldir… enbiya dünya için gelmiş değildiler. Dünya kemale ulaşmak için bir vesiledir. Elbette dünya ehli de bu vesileyi kemalin zıddına kollanırlar… . Kudret elde etmek ve şeytanlık için dünyayı kollanan bir kimse ile dünyayı Allah için kollanan bir kimse zati olarak birbirinden farklıdırlar. Enbiya servet toplamak, kudret elde etmek, dünyaya ulaşmak ve hükümete kavuşmak için bir adım bile atmamışlardır. Eğer enbiya veya büyük evliyalar, dünyevi bir makam elde etmek için bir adım attıklarını iddia eden birisini görürseniz biliniz ki o enbiya ve büyük evliyaları tanıyamamıştır…”[3]

Öyle ise enbiyanın hedefi dünyevi değil; peygamber (s.a.a.), kudret, makam ve servet gibi dünyevi şeyleri elde etmek için hükümeti teşkil etmedi. Bilakis O hazret (s.a.a.), insanları eğitmek ve onların sahip oldukları manevi boyutlarıyla alakalı var olan duyguları yükseltmek ve yüceltmek için hükümet kurdu. İşte dini hükümetin işi ve hedefi budur. Peygamberin (s.a.a.) mübarek vücudunun devamlılığı “gadir hum” gününde imamette tecelli buluyor. Eğer “gadir hum” gününde şöyle bir buyruk “…Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim…[4] şekilleniyorsa kesinlikle şu anlamı ifade etmek içindir ki İslam’ın kapsamış olduğu her şey meselenin bir yüzü ve peygamberin vücutsal devamlılığını sağlamak anlamında olan velayet konusu meselenin bir diğer yüzüdür. Bu öyle büyük nimettir ki onunla din kâmil oldu ve nimette tamamlanmış oldu. Daha sonra bu vücutsal devamlılık İmam Müçteba ve diğer İmamların (a.s.) mübarek vücutlarında tecelli buldu.

“Kesa” hadisi Şia ve Sünni camiasında meşhur bir hadistir. Şia ve Sünni[5] kaynaklarında farklı yollardan (ravilerden) beyan edilmiştir. Her iki taife tarafından ittifakla kabul görülen ve her ikisinin kaynak kitaplarında nakledilen miktar şöyledir: “Bir gün Peygamber (s.a.a), hz. Ali, Fatimetu’z- Zekra, Hasan ve Hüseyin ümmü Selemenin evinde bir araya geldiler. Peygamber (s.a.a.) kendi abasını kendi ve diğer dört kişinin üzerine attı ve bu halde iken şöyle dua etti: “Allah’ım! Bunlar benim ehlibeytim ve benim has akrabalarımdır. Dolayısıyla her çeşit pisliği onlardan gider ve onları (her çeşit günahtan ve ayıplardan) pak kıl”. Ondan sonra Cebrail (a.s.) göklerden indi ve tathir ayetini; “Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor[6]  getirdi. Peygamber’in (s.a.a.) hanımı, “Ehlibeyt kimdir? diye sorduğunda, Hazret şöyle buyurdu: “Ben, Ali, Fatime, Hasan ve Hüseyin Ehlibeytiz”.[7]  Eğer birisi bu ayetin içeriği üzerinde biraz dikkatlice dursa söz konusu beş kişinin masum olduğuna delalet ettiğini açık bir şekilde görecektir.   

Bizim inancımıza göre “velayeti fakih” inkâr edilmeyecek bir asıl olarak kabul edilmiştir. Hüccetin (a.f.) gaybet döneminde -elimizin ulaşabilecek ve doğrudan doğruya onun mübarek vücudundan yararlanabilir durumda olmadığımız için- bu velayet gerekli şartlara haiz olan fakihlere geçmiştir. Velayeti fakih masumların (a.s.) sahip oldukları imametin devamlılığı ve hatemül enbiyanın sahip olduğu velayetin tecillisi ve devamıdır.[8]

Birisi şöyle diyebilir: İnkılâptan önce de insanlar namaz kılıyor, hacca gidiyor ve oruç tutuyorlardı; İslam inkılâbının tahakkuk bulmasıyla ne değişti ve ne gerçekleşti?

Cevaben şöyle diyoruz: ilkin şuna teveccüh edilmesi gerekir ki inkılâptan önce halktan kaç kişi, hangi atmosferde ve nasıl namaz kılıyordu ve günümüzde nasıl kılıyorlar? İnkılâptan önce üniversitesinde dindar öğrenci ve üstatlar gizli namaz kılıyorlardı. Kamunun örfünde inkılâptan önce namaz bir değer değildi bilakis değerin zıddı sayılıyordu, dolayısıyla namaz kılanlar insanın gözünden düşmemeleri için namazını gizli kılıyorlardır.

Özetle; dindarlık onlar için bir iftihar kaynağı değildi. Zira hâkim olan toplumsal değerler dini değerler değildi. Bilakis dine zıt değerlerdi. Değerler değiştikten sonra artık namaz ve dindarlık da bizler için bir iftihar kaynağı olmaya başladı. 

İkinci olarak; bu gün tereddüt içinde olan kimseleri, topluma hâkim olan atmosfer dine doğru hidayet ediyor. Oysa inkılâptan önceki atmosfer onları dinsizliğe doğru götürüyordu. Neticede hükümet ile olan din bir oluşum icat eder ve diğer taraftan hükümet de namaza, oruca ve… anlam kazandırıyor. Böyleli bir hükümette kılınan namaz sadece kul ile rabbi arasında var olan bir irtibatla sınırlı kalmıyor. Belki bunun yanı sıra birey ve toplumun yaşamına çok eseri vardır.

Dikkate şayan şu ki: Kuran ve İslam bize ölçü ve belirleyici bir mizan vermiştir. Biz bu ölçü ve mizanla kendimizi değerlendirebiliriz ve kendi hedefimize ulaşmak için ne kadar başarılı olduğumuzu ölçebiliriz. Örneğin kur’an’ı kerim şöyle buyuruyor: “Namazı ikame et. Zira namaz hayâsızlıktan ve münkerden alı koyar”.[9] Namaz, hayâsızlık ve münker, bir biriyle bağlantılıdır. Toplum ve kamuda nazmın kılınması her ne kadar fazlalaşır ve nitelik kazanırsa o oranda hayâsızlık ve münker de azalır. Buna binaen bizim bir ölçümüz var ve bu ölçüyle dini değerlerin toplumda derinleşmesinde ne kadar başarılı olduğumuzu keşfedebiliriz.

Daha fazla bilgi edinmek için aşağıdaki indekslere müracaat edebilirsiniz.

1- «ولایت فقیه در قرآن»؛ سؤال 2194 (سایت: 2498).

2- «قدمت نظریۀ ولایت فقیه»؛ سؤال 7180 (سایت: 7498).

3-  «ابعاد حکومتی اندیشه ی سیاسی شیخ طوسی»؛ سؤال 10003 (سایت: 9965)

4-  «اهل بیت پیامبر اسلام (ص)»؛ سؤال 1249 (سایت: 1257).

5-  مسئولیت پیامبر (ص) در قبال ایمان مردم، 113 (سایت: 1347).

 


[1] Nasr, 2.

[2] KÜLEYNİ, “el-Kafi”, Tahran: Daru’l-Kütubi’l-İslamiye, 1365, Şemsi, c. 2, s. 18.

[3] HUMEYNİ, Seyit Ruhullah, “Sehife-i İma”, baskı, 4, Taharan: Defter-i Neşri Asar-i İmam Humeyni (rh), 1386, Şemsi, c. 12, s. 425 – 426.

[4] Maide, 3.

[5] Ahmet b. Hanbel, “Musnet”, c. 2, s. 292; “Fezailu’l- Hamse Mine’s-Sihhahi’s-Sitte”, c. 1, s. 214.

[6] Ahazap, 33.

[7] Bkz. İndeks: “Mefatihul-Cinandaki Hadisi Kesanın Senediسؤال 8909 (سایت: 8928)؛İslam Peygamberinin Ehlibeyt-i (s.a.a.)”,  سؤال 1249 (سایت: 1257)

[8] Bkz. HADEVİ TAHRANİ, Mehdi, “Velayet ve Diyanet”, Kum: Müesessei Ferhengi-i hıred, velayeti fakih konusu.

[9] Ankebut, 45.

 

Diğer Dillerde Soru Tercümesi
Yorumlar
yorum Sayısı 0
Lütfen soruyu doğru giriniz
örnek : Yourname@YourDomain.com
Lütfen soruyu doğru giriniz
Lütfen soruyu doğru giriniz

Konusal Sınıflandırma

Rastgele Sorular

  • Niçin İslami düşünceyi açıklamak için her yönlü kamil bir sistematik teoriye ihtiyaç vardır?
    8027 Yeni Kelam İlmi 2007/08/23
    Şimdiye kadar din bilginleri, evrensel ve belli dönemlere ait unsurları içeren İslami öğretiler karşısında tikelci bir yöntem kullanmışlardır. Böyle bir yöntem ve yaklaşım İslami araştırmaların sistematik bir yapıya sahip olmasını önlemiştir. İslami düşünceyi oluşturan öğeler birbirleriyle aralarında bir düzene tabii tutulmadan bir araya toplanmıştır. Bu bir araya ...
  • Peynir yemek neden mekruhdur.
    87082 Hukuk ve Şer’I Hükümler Felsefesi 2010/08/14
    Hikmet sahibi Allah, kullarının faydasına olan şeyleri farz kılmış, onların zararına olan şeyleride ya haram yahutta mekruh etmiştir. Masum İmamlardan (a.s) peynir hakkında bize ulaşan rivayetlerden, peynirin tek başına yenildiğinde mekruh olduğu anlaşılmaktadır. Ama cevizle yenirse zararı olmayacağından mekruhta olmayacaktır.       ...
  • Kur’an’daki mukataa harflerinin manası nedir?
    14499 Kur’anî İlimler 2010/09/07
    Mukataa harfleri bazı surelerin başında gelen ve bağımsız bir manası olmayan harflerdir. Bu harflerin tefsirinde değişik görüşler ortaya atılmıştır. En doğru görüş, bu harflerin şifre olduğu ve de peygamber ve evliyaların onları bildiğidir. “Sıratu Aliyyin hakkun nemsikuhu” cümlesi ise bazı araştırmacıların sözü olup ...
  • Çocuk doğumu münasebetiyle verilen hediye ve göz aydınlıklarının maliki kimdir?
    9428 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2011/08/21
    Çocuk doğumu münasebetiyle verilen hediye ve göz aydınlıklarının malikiyeti, bu hediyeleri veren şahsın niyetine bağlıdır. Eğer onun kasti baba ve anneye hediye vermek ise onlar malik olur ve eğer kasti bebeğe hediye vermek ise bebek malik olur. Bu durumda baba ve anne kendi evlatlarının mallarına el koyamazlar. Elbette çok ...
  • Ulu’l Emr ayeti kimin hakkında nazil oldu?
    14771 Eski Kelam İlmi 2011/04/13
    Şii müfessirlerinin hepsi Ulu’l Emr’den maksadın, İslam toplumunun maddi ve manevi yaşamının tüm boyutlarındaki önderliğinin, Allah ve Peygamberi (s.a.a) tarafından kendilerine verilen masum imamlar olduğu ve Onlardan başka kimsenin buna ortak olmadığı konusunda ihtilafları yoktur. Ancak Masum İmamların kendileri birilerini bir göreve atar ve bir makam verirlerse belli ...
  • Şia’daki adaletin Mutezile ile farkı nedir?
    11763 Eski Kelam İlmi 2012/01/23
    Şia ve Mutezile’den ibaret her iki okul da adaleti kendi mezhep usullerinden biri olarak ilan etmekte ve her ikisi de aklî iyi ve çirkine inanmaktadır; yani bir takım konular hakkında hatta mukaddes şeriat tarafından bir hüküm belirtilmemişse dahi, insan aklı yalnız başına onların iyi veya kötü olduğunu ...
  • Resul-u Ekrem (s.a.a)’in sabah namazının bir kere kaza olduğu doğru mudur?
    6961 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2009/10/22
    Bu mesele kelamda da bahsedilen fıkhi meselelerdendir. Bu konuda rivayetler de gelmiştir. Ama fakihlerin onun üzerinde ortak bir görüşleri yoktur. Bir grup başka deliller ve Peygamber (s.a.a)’in masumiyetiyle çeliştiği için böyle rivayetleri kabul etmezken, diğer bir grup senedin muteber oluşu ve rivayetlerin bazılarının metninde ...
  • Kendisi için zararlı olduğu takdirde hastanın oruç tutması farz mıdır?
    9779 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2011/04/11
    Taklit mercileri ve İslam âlimlerinin fetvalarına göre, oruç hastaya önemli bir zarar verirse kendisinin oruç tutması farz değildir.[1] Kur’an bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı ...
  • yedi kari (kurra-i sab’a) kimlerdir? Doğru kıra’atın teşhis edilmesi için riayet edilmesi kural nedir? Ehlibeyti ısmet ve Taharetin (a.s.) yedi kıraat hakkındaki görüşü nedir?
    13717 Kur’anî İlimler 2015/06/18
    Bazı yerlerde kuranın kıratı noktasında kariler arasında ihtilaf var idi ve karilerin sayısı git gide seneler geçince fazlalaşıyordu. Ta ki ibn. Mücahit kariler arasından yedi tanesini seçti. Bu kariler şunlardır: Abdullah b. Amır Yahsebi (vefatı 118 k), Zabban Ebu Amru b. Ala Mazeni (vefatı 154 k.), Hamze ...
  • “Zer Âlemi” Nedir?
    21757 Eski Kelam İlmi 2007/10/25
    “Zer” veya “Misak alemi” bu alemden önce olan bir dönem, aşama, sahne, yer veya alemden ibarettir. Allah Teala Hz. Âdem’in soyundan olan bütün soyları küçük zerreler halinde var etmiş ve o zerrelere ruh verdikten sonra onlardan kendisinin rablığı, peygamberlerin peygamberliği ve masum imamların velayetine inanacaklarına dair kesin ...

En Çok Okunanlar