Ziyaret
3938
Güncellenme Tarihi: 2009/10/30
Soru Özeti
İslami düzende orta derecede yer alan idareciler de velayet ve geniş alanda yetkilere sahip midir? Bunlara muhalefet etmek de şeriatın karşısında yer almak sayılır mı?
Soru
İslami hükümette biz meşruiyetin Allah’tan Hz. Peygamber’e (s.a.a) , ondan sonra İmamlara (a.s) ve onlardan sonra da ayetler ve Makbuleyi Ömer b. Hanzala rivayeti başta olmak üzere rivayetler esasınca adil ve müçtehit olan bir fakihe geçtiğine inanıyoruz. Başka bir ifadeyle Allah tarafından dolaylı ve dolaysız izni olmaksızın hiç kimsenin insanların genel ve toplumsal işlerine karışma izni yoktur. Veliyi Fakih de dolaylı olarak Allah’tan izinli olduğunu dikkate alarak söz konusu işlere müdahale etme hakkına sahiptir. İslam hükümetinde rehber tarafından direk ya da dolaylı olarak tayin edilen idarecilerin kendi vazife ve yetki alanları içinde velayete sahip midirler değil midirler? Her halükarda biz fertlere yetki vermeden onları sorumlu olduğunu söyleyemeyiz. Veya yetki verildiği takdirde yetkisi altındakilerini onun emirlerine karşı sorumlu kılmazsak yine müdürlerin sorumlu olduğunu savunamayız. Başka bir tabirle bizim toplumumuza hâkim olan sistemin dinden kaynaklanan velayeti fakihe dayalı bir sistemdir. Dini kaynaklar esasına göre meşruiyet kavramının, toplumun başında olan kimse – İmam-ı Zaman’ın salih halefi (veliyi fakih) – tarafından ülkenin idaresinde icra edildiğini kabul ettiğimizde bu kavram esasınca kurum ve birim sorumlusunun (müdürünün) yetki alanını kurum ve birimin yetkilisi olma itibariyle belirlememiz gerekmektedir. Kuruluş ve ülke idare biriminin müdürü, kuruluşun yaptığı tüm faaliyetlerin karşısında cevap vermekle yükümlü olan bir şahıstır ve doğal olarak bunların karşısında cevap verebilmesi için yetki ve ihtiyarının olması gerekir. Ne var ki bu bölüm, sadece birim müdürünün ihtiyar ve yetkileri karşısındaki teorik ilkelerin bir kısmıdır. Diğer bir kısmı ise meşruiyet kavramıdır ve bu kavramın kabul edilmesiyle sadece veliyi fakihin bir şekilde iznine sahip olan kimsenin emretme hakkı vardır (her ne kadar bu bölüm tartışılabilir). Şu halde, bu izin ve o sorumluluk ve cevap verme konumu gereğince bu müdür kendi yetkisi ve müdürlüğünün mahiyetinde bulunan kurumlara karşı velayet konumunu belirlenmesi gerekmektedir ki mahiyetindeki kurumlara karşı velayeti var mıdır yok mudur? Öyle ki müdürün izni olmaksızın söz konusu birim ve kurumda yapılan her türlü çalışma gayrı meşru ve kanunsuz sayıla bilinsin. Dolayısıyla birim ve kurumun müdürü bir anlamda kurum ve birimde, kendi vazife ve yetki alanı kapsamında velayet hakkına sahip olmuş olsun ve elbette bu yetki ve ihtiyar alanı ve dairesi belirlenmesi gerekir.
Kısa Cevap

Şia fıkhının ilkeleri esasınca toplumun idaresi ilk planda masum liderlerin sorumluluğundadır ve ikinci planda masumun genel ya da özel iznine sahip olan ve toplumu idare etme liyakati olan kimselerin sorumluluğundadır.

Her halükarda çeşitli bölgelerin idari işleri için masum kendi temsilcilerinin emirlerine tabi olunmasını belirliyor ve doğal olarak var olan örfi sistem esasına göre bu temsilcilere bir takım yetki ve sorumluklar yüklüyordu. Genel bir bakış açısıyla merkezi hükümetin meşruiyetinin, o temsilcilere de sirayet etmesi lazımdı. Ne var ki bu mesele, böyle şahısların eli altındakilere hiçbir şekilde eleştiri veya itiraz hakkına sahip olmadığı hatta onların ihtiyarları sınırının dışındaki emirleri de icra etmekle yükümlü oldukları anlamında değildir. İslami bakış açısına göre böyle idareciler de kendi meşru idareciliklerini uygulamayı kendi şahsi ve bir gurubun menfaatlerini elde etme zemini yapmamalıdırlar.

Ayrıntılı Cevap

Gerçekte sizin sorunuz iki kısma ayrılır:

1. İslami sistemde ikinci derecede yer alan müdürlerin emri altındakilere velayet hakkı var mıdır? Asıl itibariyle bunların ihtiyar ve yetki sınırları nereye kadardır?

2. İslami sistemde idari birimin müdürü tarafından çıkan her emrin şeriat hükümleri karşısında değeri var mıdır? Bu emre muhalefet etmek dini bir günah sayılır mı?

Bildiğiniz gibi ve sizin de sorunuzda işaret edildiği gibi velayeti fakih sistemi, Peygamberin (s.a.a) ve imamların (a.s) hükümet sistemi doğrultusundadır ve bu esasa göre bu yüce şahsiyetlerin idare sistemini araştırdığımızda bizim zamanımızdaki idarecilerin amel etme güçlerinin ölçüsü de rahatlıkla anlaşılacaktır.

Bu sebeple ilk etapta masumların (a.s) zamanındaki orta dereceli idarecilerin durumunu değerlendirip elde ettiğimiz sonuçla, sunulan konuların genelinden sorunuzun her iki bölümünün de cevabını vermeye çalışacağız. Aynı şekilde İslam İnkılâbının kurucusunun bu alandaki yol göstericiliğiyle sözümüzü sonuçlandıracağız.

İlk olarak İmam Ali’nin (a.s) sözüyle cevabımızı süsleyelim. İmam idareciler ve halk arasındaki başka bir ifadeyle müdürlerle onların eli altındakilerin karşılıklı bağ ve irtibatını şöyle açıklıyor:

“Herkesin riayet etmekle sorumlu olduğu haklardan: İdarecilerin eli altındaki kimselere ve bu kimselerinde idareciler üstündeki haklardır. Allah-u Teâlâ her iki gurubun da bu haklara uymasını farz unvanıyla dikkate almıştır. Yalnızca bu haklara dakik olarak riayet etmekle her iki tarafın muhabbetinden kaynaklanan düzene ve hak sünnetlerin kalıcılığına ümit edilebilir.

İdareciler doğru yolda adım atmadığı sürece hiçbir zaman onların emri altındaki kimselerden doğruluk beklenemez ve diğer taraftan idare edilenler de kendi vazifelerine güzelce amel etmezlerse, idareciler de başarıya ulaşamayacaklardır.

O halde idare edilenler, idareciler karşısındaki vazifelerine güzelce amel ederler ve idareciler de idare edilenlere karşı vazifelerini yerine getirmekte kusur etmezlerse, ikisi arasında hak sapa sağlam olacak, dini öğretilere amel edilecek, adalet hakim olacak ve sonuçta filizlenme devri gelip çatacaktır. Ama toplumun bu iki önemli gurubu, birbirleri karşısındaki sorumluluklarını yerine getirmezseler, ihtilaflar, zulüm, kuru mukaddesatçılık ve… ortaya çıkacak ve dinin istediği sistemin ortadan kalkmasıyla sonuçlanacaktır…”[1]

Bu hutbede Müminlerin Emiri’nin (a.s) sözlerini ve çeşitli bölgelere gönderdiği idarecilere ahlaki tavsiyelerini de göz önünde bulundurarak aşağıda sıralanan şu seçkin noktaları elde etmek mümkündür:

1. İmam Ali’nin (a.s) toplumsal bakış açısında camiada anarşizm hiçbir surette istenen bir şey değildir ve hatta fasit bir hükümetin varlığı ve mertebeler silsilesince hiçbir sonuç vermeyecek hercümerçten çok daha iyidir.[2] Doğal olarak bu esasa göre imanlı fertler, toplumun faydasına olacak ve şeriatın muhalifinde olmayacak idareciliğe dair her türlü kararı saygıyla karşılamalı ve hatta bu kararlar dini ölçülere inancı olmayan idareciler aracılığıyla konsa bile tabi olmalıdırlar.

2. İslami düzende, her idareci günah ve yanlıştan korunmuştur ve bu esas üzere onun vazifelerini sınırlandırmaya ihtiyaç yoktur gibi bir düşünce yanlıştır.

Müminlerin Emiri (a.s) kendi emri altındaki idareci ve müdürlere ihtiyar ve sorumluluk vermenin yanı sıra onları, bir takım sınırlara riayet etmeye de zorunlu kılar. İster bu idareci Mısır’ın idareciliği sorumluluğu verilen Malik Eşter gibi layık bir insan olsun isterse bir takım deliller gereği Azerbaycan’ın sorumluluğunda baki kalan Eş’as gibi bir münafık olsun.

3. İdarecilerle idare edilenler arasındaki karşılıklı irtibatın gerekliliği ve bu hak ve vazifelerin tek taraflı olmaması da bu hutbe de tekit edilen konulardandır. Ali (a.s) başka bir yerde Malik Eşter’e hitaben şöyle buyurur:

“Sakın ola kendi kendine halk benim emirlerime uymakla görevlidir o halde istediğimi emrederim ve onlar da kabul edecekler demeyesin! Çünkü böyle hayaller, ruhuna zarar verecek ve dinini ortadan kaldıracaktır…”[3]

Eğer Malik Eşter’e böyle tavsiye ediliyorsa başkalarının teklifi bellidir!

4. Sevgi ve din ekseninde amel edilecek şekildeki bu karşılıklı davranış güzel düzenlenirse, Müminlerin Emiri’nin (a.s) buyruğunda yer alan “Allah’ın farzlarından bir farzıdır” ibaretini dikkate alarak iki tarafın davranışını şer’i ve uhrevi sevabın sebebi bilir ve tabiri caizse bunun için meşruiyet hükmünü nazarda tutabiliriz.

Elbette dikkat edilmesi gerekir ki şer’i hükümler bazen namaz, oruç ve.. gibi mistakları belirlenen tikel (cüzi) hükümlerdir ve bu hükümlerde Yaratıcının genel hükmüne itaat etmenin yanında, itaat mistakları da ayrı bir şekilde belirlenmiştir. Bazen de bu hükümler sadece tümel (külli) surettedir ve bunların mistakının belirlenmesi, mükellefin sorumluluğundadır. Genel olarak tavsiye edilen anne ve babaya itaat örneğinde olduğu gibi[4] ki her ne kadar bu bakış açısıyla böyle itaatlerin mistakları meşru bir iş bilinse de genel hükmün açıklaması dışında bu konuların meşru dayanakları yoktur.

İslam sisteminde idarecilik sistemine itaat etmenin meşruiyeti ikinci türdendir (genel hükümler türünden).

5. İslami düzenin devamına ve adaletin yayılmasına sadece idarecilik ilkesine çift taraflı riayet edilmesi ve rızayeti de akabinde getirmesi suretinde ümit edilebilir; ister idareciler için olsun isterse idare edilenler için olsun.

6. İslami ilkeden kaynaklanan sistemde idarecilerle idare edilenler, toplumun ve birbirlerinin menfaatlerini dikkate almazlarsa sadece kendi arzularını düşünecek ve şer’i ölçülere gerçekçi olarak teveccüh etmezlerse kendi rüyalarını gerçekleştirme hedefinde olacaklardır. Her iki gurubun İslam toplumunda yaşadıklarını dikkate alarak bunların her biri şahsi isteklerini dini renge büründürmeye ve kendi uygunsuz davranışlarını meşruiyet perdesi altında saklamaya çalışacaklardır. İmam Ali (a.s) bu hutbesindeki “kuru mukaddesatçılık” ibaretini bunun için kullanmıştır.

Yukarıdaki noktaları dikkate alarak şimdi genel bir bakış açısıyla şöyle bir neticeye ulaşmak mümkündür: Masum önderlerin (a.s) başında yer aldıkları sistemlerde bile ikinci dereceden yetkili idarecilerin tamamının hatadan korundukları iddia edilmemiştir. Peygamber Ekrem’in (s.a.) ordusunda yer alan Halit b. Velit gibi fertlerin kendi başına ve kendi sorumluluklarının dışına çıkarak başkalarına zarar verdiği amele müşahede edilmiştir. Her ne kadar bu zararlar Peygamber Ekrem (s.a.a) tarafından telafi edilmiştir.[5]İmam Ali’nin (a.s) valileri arasında da Malik Eşter, Kumeyl,[6] İbni Abbas ve… gibi seçkin kimselerin varlığıyla Azerbaycan emirliğine atanan Eş’as b. Kays[7] ve Fars bölgesi emirliğine atanan Ziyat b. Ubeyye[8] gibi münafıkların varlığının hiçbir çelişir tarafı yoktur. Bu tür münafık kimselerin örfi surette ve doğal olarak yetkileri de vardı ve onlara itaat etmek, İmam Ali’ye (a.s) itaat etmek sayılıyordu. Ama açıktır ki belirli bir konu dâhilinde Ali’nin (a.s) temsilcisi olmak, onların emirlerini şer’i olarak değerlendirilmesini ve hatta onların idarecilik bölgelerinde izinleri olmaksızın su bile içilmesinin gayri meşru bilinmesini ve onlara değer biçip itibar vermemizi gerekli kılmaz. Aksine bu, onların idaresi altındaki halkın zekâsına bağlıdır ve halk bir taraftan verilen emrin, idareciye bırakılan memuriyetin doğrultusunda olduğunu belirleyip itaat etmeyi şer’i vazife unvanında telakki edebilir veya emri, idarecinin salahiyeti dışında görüp ona teveccüh etmeyebilir. Diğer taraftan idare edilen bölgede başka fertler tarafından yapılan icraatlar, merkezi hükümet tarafından atanan ferdin sorumluluklarıyla çelişmesi durumda bu faaliyetler kanuna tecavüz ve şeriatın muhalifinde mi hesap edilir?

Başka bir ifadeyle Şia’nın görüşü esasına göre İslami sistemin başında yer alan kimsenin masum olması veya özel ya da genel surette masum tarafından tanıtılması gerekir. Ne var ki İslam, sistemin var olan mertebeler silsilesinin ölçülerini, örfi surette tüm dünyada kabul edilen ölçülerden ayrı bilinemez. Örneklendirmek gerekirse, ifrati bir bakışla bir şehrin uzağında yer alan küçük bir kuruluşun müdürünün desturu amelini, apaçık şer’i bir hüküm gibi nazarda tutularak ona her türlü eleştiri ve muhalefeti din ve sistemin aslına itiraz gibi telakki edilmiş olsun.

Elbette düzene riayet konusunda dini önderler tarafından yapılan tavsiyeleri dikkate alarak, söz konusu “destur-i amel” yetkiler sınırları içinde ve toplumum maslahatı ve genel düzen esasınca olursa, bu emirler namaz ve oruç gibi Allah’a yakınlaşma amacıyla yerine getirilebilir ve sevaptan da nasip alınabilir. Daha genel bir mukayeseyle iman sahibi her insan, mukaddes şeriatla uygunluk içeren dünyevi davranışlarının tamamını dini kokuyla bezeyip kendi manevi ilerlemesinin içine alacak şekilde söz konusu amellerini düzenleyebilir. Ne var ki bu genel mevzu, orta dereceli idarecilerin kendi kararlarına dini renk çalma bahanesi olmamalıdır.

İslam Cumhuriyetinin Mimarı rahmetli İmam’ın sözleri de İslami idarecilik yönteminde Masum İmamların (a.s) eğitici tavsiyeleriyle dopdoludur. İmam Ali’nin (a.s) zikri geçen hutbesindeki noktalarla uygunluk içeren rahmetli İmam’ın sözlerinin bir bölümünü sizlerin mütalaasına sunuyor ve sizleri diğer sözlerinin geniş araştırılmasına davet ediyoruz:

İmam Humeyni (r.a) defalarca İslam hükümetinin varlığını gerekli bilmiştir ki (Müminlerin Emiri’nin (a.s) sözlerinin birinci bölümüne müracaat ediniz). İlahi siyasi vasiyetindeki tekidi buna bir örnektir. İmam siyasi vasiyetnamesinde şöyle buyurur: “Hakkın hükümeti müstazafların faydasına olup, zülüm ve sitemin önünün alınması ve adaletin ikame edilmesi içindir. Süleyman b. Davut, Yüce İslam Peygamberi ve onun değerli vasileri böyle bir hükümet için telaş ediyorlardı; bu, en büyük farzlardandır ve bunun ikamesi ibadetlerin en yücesidir.”

İmam Humeyni (r.a) idarecilik sistemi ve mertebeler sistemini de gerekli bilmiş ve şöyle beyan etmiştir:

“İkinci şifre şudur ki her ne kadar İran’ın aşağısı yukarısı yoktur… bizbizeyiz, ama sistem ve düzenin olması gerekir. Siz Allah için mertebe ve mertebeler silsilesini koruyunuz. Herkesin kendisinin oy vermesi kararlaştırılırsa ve kendi çapında amel ederse, o zaman maneviyat ve sıradan başarılar da ortadan kaybolur. Sizler biliyorsunuz; Peygamber Ekrem mescitte oturuyordu ve mescide giren kimse, oturanların hangisinin Peygamber olduğunu bilmiyordu, hal böyleyken herkes ona itaat etmekle görevliydi. Biz hepimiz kardeşiz, ama düzen olmazsa kardeşlik de karışır.”[9]

“Bir ordunun düzeni ve aşağı ve yukarısı olmazsa bunun anlamı ordu istemiyoruz demektir.”[10]

Denetleme ve emri bil maruf konusu hakkında (ikinci nokta):

“Milletin tamamı bu işleri denetlemekle görevlidir. Nezaret etmelidirler, eğer ben ayağımın birisini kenara attıysam, eğri attıysam, millet adımını eğri attın; kendini koru demekle görevlidir.”[11]

Hizmet ve karşılıklı davranış ilkesi konusunda (üçüncü nokta) şöyle buyurur:

“Halk, valinin buraya geldiğini halka hizmet ettiğini ve hizmetle meşgul olduğunu pratikte görmelidir. Halk birinin hizmetle meşgul olduğunu gördüğü zaman artık onunla kavgası yoktur. Gelip halkı kızdırdığı zaman kavga orada başlar.  Her vesile ile zorla alır. Gücünü sabit kılmak için gelmiştir. Halk bir kimsenin gücünü sabit kılmak için geldiğini görünce ona muhalefet eder.”[12]

“Siz biliyorsunuz ki İslam Cumhuriyetinde makamlar geçmişte sahip olduğu anlamı kaybetmiştir. Ne cumhurbaşkanlığı, ne başbakanlık ve ne de diğer başkanlıklar hayal ettikleri gibi değildir. Kendileri bizim yüksek bir makamımız vardır ve biz hazreti eşrafız diye hayal etsinler. Böyle değildir. Onlar toplum arasında ve her yerde değerlerini hizmet etmekte görürlerse hizmetçi olacaklardır.”[13]

Düzenli davranışların meşruiyeti konusunda (dördüncü nokta) şöyle buyurur:

“Düzenin korunması şer’i ve akli farzlardan bir tanesidir ki düzen korunmalıdır. Bu anlamda bir düzen istemiyoruz ve hepimiz aynı ve bir kural olmaksızın amel edelim diyenler, Kur’an’ın muhalifinde amel ediyorlar. İslam’ın muhalifinde amel ediyorlar. Ülkelerinin muhalifinde amel ediyorlar.”[14]

Düzenin devamlılığının usule riayet etmeye bağlı olduğu hakkında (beşinci nokta) şöyle buyurur:

“Bundan sonra da biz Allah’a teveccühümüzü korursak, bu kardeşlik ve vahdeti korursak, bundan sonra da ileri gideriz; ta sonuna kadar ileri götürürüz… dua ediniz biz Allah-u Teala’dan gafil olmayalım, İslam’dan gafil olmayalım. Kendimizin ihtiyaç duyduğumuzun şeylerin peşinden gitmeyelim; bunlar gelir geçer.”

Son olarak toplumda bazı kimselerin dini hileciliğiyle alakalı olarak (altıncı nokta) devrik şahı örnek unvanında zikrederek şöyle buyurur:

“Onun İslam’la hiçbir işi yoktu, darbe vuruyordu. Zayıf ve çaresiz kaldığı zaman gidip namaz kılıyordu ve Hz. Rıza’nın haremine gidip namaz kılıyordu ve bununla tezgâh kuruyordu!”[15]

Gördüğünüz gibi toplum, mertebeler silsilesi olmaksızın hercümerçle sonuçlanır. Yetkiler, idareciliğin gereklerinden olup bir idareci yetki olmaksızın gerçekte idareci değildir. Ama İslami düzende bir idarecinin kendi yetkisi sınırındaki kararlarına uymayı meşru bir emir unvanında dikkate almalıyız, ne var ki bu meşruluğa, idarecilerin kötüye kullanmalarına ve eli altındakilerin emri bil maruf ve nehyi anil münker farzını ortadan kaldırmalarına sebep olacak şekilde genişlik bahşedilmemesi gerekir.

1. İndeks: Velayeti mutlaka, Soru 1887 (Site: 2212).

2. İndeks: Velayeti fakih idareciliğinin boyutları, Soru 2121 (Site: 2262).

3. İndeks: Velayet-i mutlakay-i fakihin yetki sınırları, Soru 3105 (Site: 3370).

 

 


[1] Kuleyni, Muhammed b. Yakup, Kâfi, Tahran h. ş, 1365,  Daru’l kütübü’l İslamiye, c. 8, s. 353 ve 354.

[2] Temimi Âmedi, Abdülvahit, Ğureru’l hikem ve dureru’l kelim, Kum h. ş 1366, İntişarati Defteri Tebliğati İslami, s. 464, hadis no: 10672.

[3]Nehcü’l Belağa, Kum, Bita, İntişarati Daru’l hiçre, s. 428.

[4] Bakara Suresi, 83; Nisa Suresi, 36.

[5] Bu konuda Biharu’l Envar kitabının 21. Cildinin 139 ve sonraki sayfalarında yer alan 27. bölümdeki rivayetlere müracaat ediniz.

[6] Nehcü’l Belağa’nın 61. Mektubu esasınca İmam Ali (a.s) tarafından “Hit” şehri valiliğine atanmıştır.

[7] Nehcü’l Belağa’nın 5. Mektubu, s. 366.

[8] Meclisi, Muhammed Bakır, Biharu’l Envar, Beyrut 1404 h. k, Müessesetü’l vefa, c. 32, s. 501.

[9] Sahifeyi İmam, c. 17, s. 15.

[10] Sahifeyi İmam, c. 12, s. 45.

[11] Sahifeyi İmam c. 8, s. 5.

[12] Sahifeyi İmam, c. 13, s. 382-383.

[13] “Sahifeyi İmam”, c. 16, s. 444 ve 445.

[14] “Sahifeyi İmam”, c. 11, s. 494.

[15] “Sahifeyi İmam”, c. 13, s. 249.

 

Diğer Dillerde Soru Tercümesi
Yorumlar
Lütfen soruyu doğru giriniz
örnek : Yourname@YourDomain.com
Lütfen soruyu doğru giriniz

Konusal Sınıflandırma

Rastgele Sorular

  • Bir amelin mustehap oluşunda ölçü nedir?
    3798 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2011/07/19
    Teklifi hükümler beş tanedir: Farz, haram, mustehap, mekruh ve mubah. Bu kısımlar her işin gerçek manada maslahat veya zararıyla ilişkilidir. Yani bir işi yapmak veya terk etmekte olan maslahat veya zararın azlık veya çokluk derecesi o işin hükmünü belirler. Açıktır ki işlerdeki maslahat derecesini bilmek genelde insan için mümkün olmadığına ...
  • Melekler İmamların mı nurundan yaratıldılar ve görevleri İmam Hüseyin’e ağlamak mıdır?
    9437 Eski Kelam İlmi 2012/01/05
    1) Şii ve Sünni kaynaklardaki rivayetler, meleklerin nurdan yaratıldıkları hususunda her hangi bir şüpheye yer bırakmamaktalar. Kimi Şii rivayetlerde başta melekler olmak üzere bütün varlıkların Peygamberimizin (s.a.a), Masum İmamların (a.s) nurlarından veya çeşitli nurlardan yaratıldıklarına dair işaretler vardır. Yine Ehl-i Sünnetin kaynaklarında birinci halife vs. gibilerin peygamberin ...
  • Kuranı kerimde, kalpteki itminan ile iman ilişkisi nasıl konu edilmiş?
    8358 Tefsir 2010/12/18
    Lügatte imanın anlamı şöyle beyan edilmiştir: yalanlamanın karşıtı olup tasdik etmektir. Istılahta ise anlamı şöyledir. Dille ikrar ve itiraf etmektir, kalpte bir kararlılık ve sözleşmedir, organlarda da ameldir. "İtminan" ve tümenine ise lügatte kararsızlık ve ıstırabın ardından gerçekleşen (kalpsel veya zihinsel) rahatlık ve huzurdur.
  • Allah’ın bir olduğunun akli delili nedir?
    13826 Eski Kelam İlmi 2011/04/28
    İbrahimi dinlerin en önemli ilkesi olan tevhid, Allah Teala’yı bir bilmek, Onun bir olduğunu kabul etmektir. Tevhidin zıddı Allah’a şirk koşmaktır. Allah’ın her türlü şerik, eş ve benzerinin olmaması, her türlü harici akli ve vehmi terkipten uzak olması ve terkipsizliğinin ispatı Onun birliğinin ve tevhidinin ispatı dairesine girer.
  • Neden yaratılışın derinliğinde tefekkür etmemek gerekir?
    4059 Eski Kelam İlmi 2012/02/18
    Kur’an ve rivayetlerde tavsiye edilen konulardan biri varlıkların yaratılışı üzerinde tefekkür etmektir.[1] Ama Allah’ın zatı üzerinde tefekkür etmekten sakındırılmıştır. Mesela Resul-i Ekrem (s.a.a) buyuruyor: ‘Allah’ın yaratması üzerinde düşünün ama Allah’ın zatını düşünmeyin.’[2] Bir ...
  • Ramazan ayında Peygamber (s.a.a) ve İmamların (a.s) adına yemin etmek orucu batıl eder mi?
    3780 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2010/08/14
    Yemin etmek orucu bozan şeylerin içinde değildir. Ancak yemin etmekle Allah’a (c.c), Peygambere (s.a.a) ve Peygamberin vasiylerine (a.s) bilerek yalan isnat edilirse, Allah’a (c.c), Peygambere (s.a.a) ve On İki ...
  • "Eck" tarikatı nasıl bir tarikat ve maksadı nedir? Böyleli bir tarikatin hak olması mümkün müdür?
    7410 Teorik İrfan 2011/03/01
    Bu fırkanın ismi Eckankar'dir. Pual Tvyychl 1965 yılında bu fırkanın temelini attı. Onun ortaya attığı öğretilerin kaynağında şek edildi. Ancak  kendisi ortaya attığı öğretilerin kaynağı şühut ve sezgi olduğunu ve "Eck ustadları serisi"nden,  canlı ustd unvanıyla elde ettğini iddia etti. Ana ...
  • Hafızayı takviye etmenin yolları nelerdir?
    4108 Diraytü’l-Hadis (Hadis Etidü) 2012/04/04
    Peygamber efendimiz ve masum İmamlardan bizlere ulaşan rivayetlerin bir kısmı bazı bitkilerin özellikleri, ilaçlar ve yiyecekler hakkındadır. Birçok rivayette hafızayı takviye etmenin yolları ve hangi yiyecekler ve ilaçların kullanılması gerektiği açıklanmıştır. Zikri geçen rivayette İmam Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Her kim biraz halis safranı, ayak otu ve ...
  • Dünya kadınlarının efendisi tabiri, Hz Meryem (a.s) için kullanılmıştır. Bunun Hz Zehra (a.s) için kullanılmasının sakıncası yok mudur?
    5324 Eski Kelam İlmi 2012/04/15
    Dünya kadınlarının efendisi tabiri direkt olarak Kur’an’da zikredilmemiştir. Bu tabir Âli İmran suresinin 43. ayetinden alınmıştır. Yüce Allah bu ayette Hz Meryem’e hitap ederek şöyle buyurmaktadır: Allah seni dünya kadınları arasından seçti. Bu ayetin anlamı, Yüce Allah’ın Hz Meryem’i kendi asrında yaşayan kadınlar arasından seçmesidir. Ama din ...
  • Zamanın İmamının (a.s) yiyecek ve giyeceği nedir?
    2870 Eski Kelam İlmi 2011/03/02
    İmam tıpkı diğer insanlar gibi yaşamakta, normal ve olağan bir yaşam sürmektedir. Rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla kendisi yiyecek ve giyecekten minimum ölçüde istifade etmektedir. Numanî, Ğıybet kitabında İmam Sadık (a.s) ve İmam Rıza’dan (a.s), Hz. Mehdi hakkında şöyle rivayet etmektedir: “Onun giydiği sadece kalın ve yediği de ...

En Çok Okunanlar

  • Allah, kalbi kırılanın bedduasını kabul eder mi? Yoksa sadece hayır dualarına mı icabet eder?
    293432 Pratik Ahlak 2012/04/04
    Beddua dini öğretilerde olan bir şeydir. Örneğin Kur’an buyuruyor: ‘Kırılsın Ebu Lehebin elleri sakat olsun...’ Bir hadiste ‘Mazlumun bedduasından korkun! Çünkü onun bedduası göğe çıkar.’ diye buyurulmaktadır. Bu konuda ayet ve hadis çoktur. Ancak nasıl ki duanın kabul olma şartları varsa ve herkesin her duası kabul olmuyorsa, ...
  • Acaba istimna (mastürbasyon) günah mıdır? Ondan kurtulmanın yolu nedir?
    184629 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2008/06/22
    İstimna (mastürbasyon) diye bilinen kendini tatmin etme büyük günahlardandır ve haramdır[i] ve ağır bir cezası vardır.İstimna ve kendini tatmin etmenin en güzel yolları pratik risalelerde şartları açıklanan evliliktir (daimi ve ya geçici). ...
  • Hz. Ali’nin (a.s) kaç tane çocuğu vardı? Çocukların ve annelerinin isimleri nedir?
    112265 Masumların Siresi 2011/04/13
    Şeyh Müfid, İrşad adlı eserinde Hz. Ali’nin (a.s) erkek ve kız olmak üzere on yedi çocuğunun olduğunu yazmıştır. O şöyle diyor: ‘Bir kısım Şii alimler diyorlar ki, Fatıma, Peygamberin (s.a.a) vefatından sonra Peygamberin Muhsin adını verdiği çocuğuna düşük yaptı. Onlara göre İmamın (a.s) on sekiz evladı vardı.’
  • Yağmur yağdığında dualar neden daha çok kabul olur?
    107357 Ahlak Felsefesi 2012/03/08
    Duanın zamanı için yapılan tavsiyelerden biri yağmurun yağdığı zamandır. Ayet ve rivayetler bunun genel nedeninin, yağmurun Allah’ın rahmetinin göstergesi olduğunu söylemekteler. Allah’ın rahmeti şu anda açıldığına göre duanın isticabetine daha fazla ümit bağlanılabilir. ...
  • Hz. Âdem (a.s) ve Havva’nı kaç tane çocukları vardı?
    101377 تاريخ کلام 2009/08/23
    Bu sorunun kısa cevabı yoktur. Ayrıntılı cevap seçeneğini tıklayınız. ...
  • Dualar, hangi şart ve durumlarda kesinlikle kabul edilmektedir?
    99386 Pratik Ahlak 2008/02/17
    Arapça bir kavram olan dua; seslenmek, çağırmak, birisine istekleri söylemek, onunla irtibat kurmak anlamına gelir. Terimsel olarak da; kulun Rabbine karşı elini ve tabii gönlünü açıp tazarru ve niyazda bulunması şeklinde tarif edilebilir. Öyleyse dua; küçük olanın büyük olana, hiçbir şeyi olmayanın sonsuz zenginlik sahibine, güçsüzün güçlüye, acizin kudret sahibine; ...
  • Bedeninin bir kısmı (el, ayak veya baş vb.) yaralı ve bandajlı olan ve de suyun kendisine zararlı olduğu bir kimse, nasıl abdest, gusül ve teyemmüm alabilir?
    87931 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2011/12/19
    Yara ve kırığı bağladığınız (bandaj) ve yara ve benzeri şeylerin üzerine sürdüğünüz şey cebire olarak adlandırılır. Bununla alınan abdest ve gusle cebire abdest ve guslü denir. Taklit mercileri cebire abdesti hakkında şöyle demektedir: Eğer yara veya çıban veyahut kırık eldeyse, onun üzeri açıksa ve üzerine su dökmek zararlıysa, onun ...
  • Sadakayı kime ve nasıl vermemiz gerekiyor? Sadakanın en az limiti ne kadardır?
    82053 Pratik Ahlak 2011/08/21
    İslam’da sadaka vermek müstehap bir ameldir. Sadaka Allah rızası için, fakire minnet etmeden, riyadan uzak bir şekilde ve haram yolda harcanmaması şartıyla verilir. İnsanın yakınları önceliklidir. Gizli bir şekilde yapılması ise daha faziletlidir.Sadaka temiz ve helal olan mallardan olmalıdır. Miktar olarak da ifrat ...
  • Fatime isminin anlamı nedir? Niçin Peygamber (s.a.a) tek kızı için bu ismi seçmiştir?
    81337 Masumların Siresi 2011/08/14
     İlk önce şu noktaya dikkat etmek gerekir ki bütün isimlerin özel bir anlam taşıması ve o ismi taşıyan kişinin kişiliğini göstermesi gerekmez, sadece ismin şirki andıran ve değerlere tersi düşen bir anlam taşımaması yeterlidir.Ancak gayp aleminden gelen Hz. Fatime (a.s) gibi Allah'ın velilerinin ...
  • Acaba oruçlu iken büyük boy abdesti (gusül) alınır mı?
    73580 Hukuk ve Şer’I Hükümler 2012/03/10
    Ramazan ayında cünüp olan bir kimse iki durumdan birisine sahip olabilir. Ya sabah azanından önce cünüp olmuş ya sabah azanından sonra ve gün boyunca cünüp olmuştur. (Elbette oruçlu iken cima (cinsel ilişkiyle) veya istimnan (cinsel ilişki dışında her hangi bir yolla kendinden meni çıkartmak) vesilesiyle cünüp edilmemelidir. ...